13 Ocak 2011 Perşembe

can bedenden cikmayinca*

efendim müsadenizle bugün sizlere giysi bedenlerinden bahsetmek istiyorum. hani $u biri digerini tutmayan, her ülkede farkli oldugu yetmiyormus gibi, artik her ülkede her markanin bulunmasi yüzünden yanyana iki dükkanda farkli olan bedenler.

bugün sabah 7.30 civari bos vaktim vardi bu konuyu düsündüm. $öyle bir sonuca vardim. hepiniz bilirsiniz ki zara, mango gibi ispanyol markalari bir seyi begenip de denemeye kalkmayagörün, insani deli ederler. italyanlar deseniz ondan beter. sanki hepimiz milano moda haftasinda boy göstermeliymisiz gibi, eti budu yerinde normal bir kadini yenge de genismis kategorisine sokarlar. 40 bedenin, L'nin altina düstünüz mü kendinizi son derece formda hissedebilirsiniz. yahu insan XL bir sey denerken kolundan ba$indan cart diye ses gelir mi? insaf! iste can bedenden cikmayinca, zevzeklik de artiyor gördünüz. etkisi yikici. i$in kötüsü sanirim türkiye'de de durum bundan farkli degil. tabi bizde yurtcapinda bir standart da olmadigi icin -muhakkak vardir ama gel de tuttur- genellemek daha zor.

ama bakin almanlara, isveclilere, hollandalilara, insani mutlu etmekte üstlerine yoktur. girersiniz bir has alman dükkanina, gercekten formdaysaniz 0 beden olarak cikarsiniz. "ay biraz fazlam da var ama" diyorsaniz yine de 36-38 olabilirsiniz. 40 ne arkadasim? iki ki$i gireriz biz ona?

fransizlar herhalde arada kalmis ve normal olmuslar, kendilerine masallah diyor ve bir sonraki paris moda haftasinda görüsmek üzere iyi günler diliyorum. ingiliz ve amerikalilara ise zaten hic girmiyorum, onlarin ne dedigi bile belli degil. 3-5 bi$eyler!

simdi buradan cikarttigim sonuca bakalim: kuzey avrupalilar bu konuda daha rahat, giysinin icine siki$ tepi$ girmekten ho$lanmiyorlar, buna gerek de duymuyorlar. güneylilerde bir delilik var. cok derinlemesine girmiyorum simdi, cünkü anlamiyorum. yalniz $öyle bir his var icimde, güneyliler daha bir "ti$ikkirlir sipirmin" olduklari icin böyle. kücülün de cebime girin ulan!!

fikri olan varsa buyursun yazsin.

ranable'den büyük hizmet! sizin icin kestim yapistirdim!

* bu arada söylemeden gecemeyecegim, baris manco'nun bu sarkisini da nasil sevmem belli degil!

11 Ocak 2011 Salı

chipperfield postasi iii

eveet gelelim bir sonraki hikayemize. dram degil de gerilim-macera olsun bu yazinin konusu da. daha önce söz verdigim gibi hayatimda kendimi en cok tehlikede hissettigim anlardan birini anlatayim. yaaa öyle gerilirsiniz.

the boot'ta calismak genellikle cok zevkli, bazen de insanlarla yapilan her is gibi sikintiliydi. elalemin agiz kokusunu cekmek diye bir tabir var ya, bir de elin sarho$unun derdini cekmek olunca dadindan yenmiyor. yine de köy ahalisi genellikle kimin ne mal oldugunu bildigi icin terso bir durum oldugunda duruma müdahale etmekte gecikmezdi, özellikle patronum nigel ben daha bir terslik oldugunu ilk hissettigim anda dibimde bitiverir, ki$ki$lanacak veya pi$pi$lanacak kimseye dogru tedaviyi tatbik ederdi.

elbette pub'a az da olsa gelen birkac belali tip vardi. belali dediysem öyle deri ceketli ergen filan gelmesin akliniza, bildigin koca koca evli barkli adamlar, gelip icer icer, iltifat sinirini asip taciz denebilecek denyolukta sözler sarfederlerdi. bunlarin en rahatsiz edici ikilisi de paul ve -nasil tiksinmissem- adini bile hatirlamadigim kankasi idi. kankasi dedigim pickurusunun önde gideniydi. bu ikili nadir de olsa pub'a gelip, dakka bir hemen ka$ göz isaretlerine, lüzumsuz $akalara ba$larlardi. hele bunlar biraz ictikten sonra, mümkün mertebe barin diger ucunda servis vermekte fayda vardi.

bir halloween aksami -benim meshur pavyon temali resimlerin cekildigi aksam- bütün pub calisanlari olarak 60 70lerin disko kiyafetleriyle bezenmeye karar verip kostümcüye gittik. bardaki 3 kiz i$il i$il, piril piril kiyafetlerimize ragmen, cakma elvis patronumuzun gölgesinde kaliyorduk diyeyim. bütün müsteriler de zevzeklikte sinir tanimayan kiliklariyla boy gösterince eglenceli bir aksam basladi. ama ilerleyen saatlerde, sanki her gün litre litre, galon galon icen onlar degilmis gibi bir "özel gün bugün, icip sapitmaliyiz" moduna girdi hepsi.

curcunanin ortasinda bir kac bardak kirilinca barin arkasindan cikip elimde bir firca ve fara$la kalabaliga karismak zorunda kaldim. tam mini elbiseyle sagima soluma mukayyet olmaya calisarak yerdeki cam kiriklarini temizliyordum ki bu pickurusu tepemde bitiverdi. kolumdan tutup pis nefesiyle kulagima abuk subuk laflar etmeye baslayinca kalabaligin icinden vinnn diye nasil barin arkasina kaciverdim bilemedim. yahu o zaman mi ürkekmisim bilmiyorum ama simdi de olsa adami ittirip kaktirir miyim emin degilim. en güzeli mümkünse olay mahallinden uzamak herhalde. o günden sonra da bu adamdan mümkün mertebe uzak durmaya calistim ama kader kismet sevgili okurlar.

sik sik bara gelen cok sevdigim bir arkadasim kipper* -o vakitler 60 yaslarindaydi- avusturalya'ya cocuklarini görmeye gitmeden önce bizim köyden biraz uzakta bir baska barda bir parti verdi. ben de o aksam calismama ragmen cikista ugramam icin cok israr etti, ben de kiramadim. is cikisi arabayla karanlik köy yollarindan bakina bakina mekani buldum, tabi orda icemedim ama e$ dostla hasbihal etmekten geri durmadim. gece gec bir saatte bana müsade diyerek kip'le vedalasip arabama binmek üzereydim ki, kipper tekrar arkamdan seslendi. "ya bu herif cok sarhos oldu, arabasiyla dönmeye kalkisiyor kesin yazilacak bir yere. sen götürüver bunu da hadi canim, hadi güzelim" diyerek bana ede ede o pickurusunu emanet etti! ben daha ama ama! diyemeden o p. arabanin yolcu koltuguna kurulmustu bile.

arabaya bindim, yola ciktik. asiri sisli bir aksamda, iyi bilmedigim, yolun yönünü ancak kenarindaki agaclar farlarla aydinlaninca görebildigim, ama sis yüzünden görüs mesafesi 2-3 metreye inmis karanlik köy yollarinda o 10 dakikalik yol bana bir saat gibi geldi. yolda icimden gecen "bu herif bir hareket yaparsa ne yaparim?", "zaten it gibi sarhos, bence ben bunu dövebilirim(o.c. askerdi bi de, nereye dövüyorsun?)", "arabayi birakip kosarak kacsam yolumu bulur muyum?" tarzi sorularla yolun sonuna geldik.

benim sokak köyün basindaydi, orda inip yürümekte israr etti, ben de memnuniyetle durdum. bizim pic kurusu arabadan inmeden önce duraklayip "ya ranable sen cok iyi bi insansin, ben seni bugüne kadar cok rahatsiz ettim, lütfen beni affet. essekler kovalasin ki bir daha öyle bir sey yapmayacagim." (yani buna benzer ingilizce deyimler, atasözleri) demesin mi!? ben de $a$kinliktan "hee sorun degil, olur öyle genc" deyince adam bana sarilmasin mi!? ama valla kötü niyetli degildi, sadece türklerin öpüjem iclenmesini o anda sarilma ile ifade etti sanirim. sonra da arabadan inip tipi$ tipi$ evinin yolunu tuttu, o günden sonra da düzeyli bir arkadasligimiz oldu. meraba meraba!!

yani aslinda gerilim hikayemiz mutlu sonla bitiyor, kusura bakmayin. siz tabi beni agzim burnum kirilmis, üstüm basim parcalanmis halde görmeyi bekliyordunuz degil mi? sizi gidi siziler! heheh..

evet orko bu maceramizda neyi ögrendik sence? özür dilemeyi ve affetmeyi bilen insanlari seviyore. (tamam hala pickurusu, o.c. filan diyorum da, ben o metamorfozdan önceki haline diyorum bak, sonra "adam" oluyor. hihih.)

* kipper'in bah$i$ niyetine israrla verip, sakin öbürleriyle paylasma bu senin paran diye de sikica tembih ettigi bir 5 pound ile aldigim 3 cd'lik koleksiyon rafimda, kendisi mavi$ gözleriyle kalbimdedir.

10 Ocak 2011 Pazartesi

ya$iyorum

evet hayattayim, ama yazacak hicbir seyim yok. iyi mi, kötü mü anlamadim. yani rahatsiz edici bir yani yok, asil bunun iyi mi, kötü mü oldugunu düsünüyorum. arada oluyor bu, sonra geciyor. $u gecenlerde gelen "en son ne zaman hic görmedigim bir yere gittim lan ben!?" paniginin disinda bir tatsizlik yok yani. bir de 8 kilo fazlanin verdigi bi agirlik var tabi. woanderslust'la ugrasayim iyisi mi.. yarin isten cikinca ikea'ya gidecek olmanin ve cuma aksamina azicik kalmasinin sevincini yasayayim bi yandan da. yazik la bana. hehehe. i$ti, okuldu, behzat c'ydi, ezel'di derken hayat geciyor kardee$$.. arsen lümpen olmayi seviyore.

ben ne zaman "kisa keseyim" veya "yazacak bir sey de yok ya" dediysem lafi uzattikca uzattim bugüne kadar, o yüzden hemen gidiyorum. :*

size de $öyle bir kiyagim olsun:

mordogan ayibaligi koyu

11 Kasım 2010 Perşembe

boktan hisler korosu

icimde sarkilar türküler söylüyor.

türkiye'yle ilgim alakam yurt disinda oldugum süre icinde cok degisti. sadece haberleri takip etmekten, olan biteni bilmekten bahsetmiyorum. bir iki haber sitesi hala kisayol cubugunda, eksisözlük hala en cok okudugum sey ama bircok seyden bihaberim. asil, ailem, arkadaslarim, tanidiklarim vs ile olan bagim degisti en cok. daha dogrusu kendisini en cok hissettiren degisim o. bu baglamda kendimi yillardir essek gibi calisip, asgari ücret alir gibi hissediyordum. sonunda greve gittim galiba!

beni az cok taniyan herkes, ne acayip sosyal bi insan oldugumdan, ne kadar cok arkadasim, esim, dostum oldugundan ve bunlara yetismek icin kendimi nasil paraladigimdan haberdardir. yani uzun seneler boyunca bu böyleydi. almanya'da ilk yillarimda dogru dürüst iki cift laf etmek icin haftasonlari yüzlerce kilometre yol gitmelerim, hic tanimadigim insanlarla bulusup aradan pirlanta gibi dostluklar edinmelerim, türkiye'deki yakin arkadaslarimi, cesitli sülale bireylerini mümkünse her ay telefonla yoklayip, her sene en az 2 kez kosa kosa memlekete gitmelerim, orada oldugum kisacik sürelerde herkesi göreyim, kimse eksik kalmasin diye kendimi paralamalarim filan. bunlari böyle oldugu icin yaziyorum, ne övülecek, ne sövülecek bir durum var ortada. ki zaten kalmadi hicbiri, dolayisiyla yorgan gitti kavga bitti.

tek basima yasarken ev telefonu aldim, yurda gectigimde o hat kapandi diye ev numarali bir cep hatti daha aldim, ki türkiye ile görüsmek istedigimde, oradan birileri beni aramak istediginde faturalarimiz ucmasin. o ilk birkac sene de hakikaten her bayramda, her özel günde, durduk yere, aradim durdum. annanemle dedemden baska bir allahin kulu aradi mi peki beni? yoo! ne kadar artik umursamiyorum desem de gücüme gidiyor yahu!

bir de afra tafralari bitmez "sen artik dönmezsin, vay sen gelmezsin". neye geleyim kürek kafa? hangi birinize geleyim? nasi sinirlenmisim ya? yillardir!

ögretmenim üzülüyoruz.


not: daha yazacaklarim vardi ama o bile icimden gelmiyor. evet hassasiyet doruk noktasinda. allahtan kadin milleticek bir mazeretimiz var da, arada böyle ileri geri konusmamiza bir mazeret oluyor..

9 Kasım 2010 Salı

chipperfield postasi ii

tanimadiginiz, tanimayacaginiz insanlarin özel hayatlarini gözler önüne serme terbiyesizligine devam!

10 ay boyunca hafta ici her gün 11-15 arasi, kimi zaman aksamlari ve haftasonu da calistigim pub the boot'a gelen $ekil $ekil müsteriler yüzünden yüzümden kahkaha ve $a$kinlik silinmedi bir kere. pazartesi sendromu diye bir sey sözkonusu bile degildi, cünkü pazartesi öglenleri hazirliklarimi yapip dükkani acmak icin kilidi cevirdigimde ilk müsterilerim kapinin önünde bekliyor olurdu. bir pazartesi grubu vardi ki, evlere senlik. köyümüzün kasabi michael. michael tuvalete gider gitmez bana kas göz isaretiyle "michael'da acayip para var, sana yapalim mi?" diyen don. volvo'sunun motor kapaginda daima kirmizi bir cicek tasiyan cürük disli david. benim türk oldugumu bilmeden sertab'in eurovision birinciligi hakkinda atip tutan, durumu ögrenince "sictim de mi?" diyen iskoc. "brandynize buz ister misiniz?" diye sormama "brandyyi sadece aptallar buzla icer!" diyen huysuz ihtiyar.. yas ortalamasini oldukca düsüren michael 40 yaslarindaydi, öyle söyliyim de siz anlayin nasil bir ekip oldugunu. öglen 2-3'e kadar pint pint lagerlari, alelari götürür sarhos sarhos evlerinin yolunu tutarlardi.

sonradan farkettim ki don beni bosuna michael'a yamamaya calismiyormus, michael hakkaten yarim milyon pound sahibi ama isimdeyim gücümdeyim tribinde süper bi insanmis. bi gün koccaman ama cok eski evine misafir gittigimde, bahcede büyük büyük dedesinin ilk kasap dükkani ve üst katinda le$ gibi minicik bir yasam alani olan ilk gayrimenkulünü göstermisti. simdi düsünüyorum da adam kasap, gereginden fazla sakin ve sessiz, gel sana dedemin tükanini göstereyim diye beni tenha ve izbe bir yapiya sokmus. masallah bana!!

simdi bunu düsününce asil psikopatlara gitti aklim, michael melek gibi adamdi zira. pubimiza sarap getiren distribütör kadincagiz beni pek sevip ogluna arkadaslik etmem icin adeta pervane olmustu cevremde. sonra vaziyet anlasildi. oglu evden hic cikmayan asosyalin biri oldugu ve ben hayir demeyi bilmeyen bir gerzeklik timsali oldugum icin bir aksam misafirlige gittim. evleri köyün oldukca disinda ücra toprak bir yoldaydi. gece vakti bir allahin kulunu bulamayacagin, bulsan direk topuklaman gereken yerler yani. hep beraber oturduk caydi kahveydi icildi. sonra elemanla projektörle duvara yansittigi bi film izledik. zaten ortalik dvd'den gecilmiyordu. evden cikmayan gencimiz kendini dvd'ye, blockbuster'a vermisti. izledigimiz film men in black mi neydi? filmi degil, ben asil o filmin nasil bittigini hatirlamiyorum. daldan dala atlayan, neyden bahsettigi belli olmayan eleman en son ayak masaji konusunda brifing verirken "ben artik kalkayim" dedim. evde cit cikmiyor, anne baba nereye gitmis diye düsünerek, her an arkamdan ayak sesi bekleyerek ciktim arabaya ilerledim, sonra da vinnn diye uzadim. sevgili arabam beni birinden kacirmisti ama bir baska seferde de psikopatin membagini ayagima getirmisti..

cok yakinda! (uykusuzluktan ölüyorum valla, yoksa hemen yazacaktim)

28 Ekim 2010 Perşembe

memleketimden insan manzaralari ii

buralarda karsilastigim cins cins insandan bahsetmeye devam edeyim. cins cins dediysem $ikayetci oldugum anlasilmasin, türlü türlü anlaminda söylüyorum. türlü türlü deyince bacak kadar boyu var, türlü türlü huyu var lafi aklima geliyor, o yüzden bi durakliyorum. ay söylemis bulundum zaten..

simdi gecenlerde bahsettigim issiz gücsüz amcadan sonra, son derece olagan ama ayni zamanda enteresan ruhr pott insanlariyla tanismaya devam ettim. son hakkim olan bir sinav icin debelendigim bir sirada, o sinavi gectiginden haberdar oldugum bir ögrenciden yardim istedim. adam önce bana son derece düzenli olan ders notlarini verdi, sonra beni hic tanimadan evinde misafir edip 3 saat ders anlatti. daha garibi ben orada oturmaktayken kapinin calinip üst kat komsularinin ikimizi yemege davet etmesi ve benim 40 yillik ahbapligimiz varmis gibi bu sevimli alman ailesinin mutfaginda pizza yiyip cene calma serefine nail olmamdi. yiyip ictik, asagi inip derse devam ettik, sonra ben o sinavi gectim.

gecenlerde de baska bir cins alman ailesi ile karsilastim. buradaki cins anladiginiz anlamda cins olabilir. istasyonda banliyö treni beklerken yaklasik 2 ve 3 yaslarindaki iki kiziyla muhabbet etmekte olan genc bir adama rastladim. kizlardan biri "asansör bozulmus" dedi, cünkü kapinin arasinda kalan bir cöp kapinin kapanmasini önlüyor ve kapi sürekli kapanip aciliyordu. babasi gidip cöpü kapinin arasindan ittirdi, kapi kapandi. dönüp kizina "bak gördün mü, bozuk degil hala calisiyor. iste babanin verdigi vergilerin bo$a gitmemesi icin böyle seylere dikkat etmemiz gerekiyor, bu cihazlar bozulursa biz ödüyoruz yavrucugum" dedi. simdi "bu almanlar neden böyleler?" sorusunun cevabi biraz daha netlesti sanirim.

:|

25 Ekim 2010 Pazartesi

chipperfield postasi

size bundan 8 yil önce, 22 eylül günü ingiltere'ye ucusumla baslayan chipperfield macerami anlatmaya karar verdim. durduk yere degil, anlatmaya degecek seyler oldugunu düsündügümden. hatirladigimda hala $a$irdigim, üzüldügüm, kahkahayla güldügüm bir ton $ey.. bugün koca dünyayla ilgili kafamda var olan biiir sürü $eyin $ekillendigi veya $ekillenmeye basladigi yer bi kac bin kisilik bir köymü$. aslinda niyetim nasil gittim, ne yaptim, ne gördüm'ü anlatmak degil, cünkü daha ilginc hikayeler dinledim orda. cok $ansli oldugum icin mi, yoksa ingiliz köyleri her zaman böyle entrikali, enteresan hikayeli yerler oldugundan midir bilmem, simdi düsündügümde cok garip seyler duymus görmüsüm diyorum.

ilk garip hikayemiz biraz dram, biraz a$k, biraz kader kismet iceriyor. türün sevenleri icin, yanlarinda kaldigim kocaman ailenin hikayesi:

2 katli, 7 odali, ve 2 banyolu, kocaman bir salon, kocaman bir mutfak ve kocaman bahceli bir evde oturuyoruz. evin her odasi dolu. evimizin annesi bertha, babasi robert. evin cocuklari bertha'nin 2 kizi ile robert'in 3 kizi. ben de ablayim. bu kocaman ailenin bir araya gelis hikayesini parca parca ögrenip bir araya getirebildigimde aradan epey zaman gecmisti ama degdi.

bir kac hafta icinde bertha'nin ilk kocasindan ayrildigini, adamin sorumsuz, dandik bir tip oldugunu kizlariyla fazla ilgilenmemesinden ve bertha'nin ufak tefek söylenmelerinden cikartmistim. robert'in e$ini nasil kaybettigini ise cok sonra ögrendim.

bir gün robert son derece teatral bir sekilde bertha ile tanismalarini anlatmisti, hatta ben de bu sevdigim hikayeyi sözlüge yazmistim. dur bir daha anlatayim. bertha her ne kadar kendine oldukca güvenen, ne istedigini bilen bir kadinsa da, bir gün ne akla hizmetse kendine e$ bulmak icin gazeteye ilan verir (töbe yarappim). bertha'nin verdigi ilani gören robert, "aha ne güzel, tam bana göre bi kadinmis" demesine ragmen bu ilan milan i$lerine inanmadigi icin gazeteyi cöpe atar (biravo). ertesi aksam -kizlari mi kafasini mikti ne olduysa- yalnizlik canina iyice tak eden robert'in aklina tekrar bertha'nin ilani gelir (yapma?). yagmur altinda, sokaga cikardigi cöpü karistirarak gazeteyi bulur, üzerindeki spaghetti yiginini elleriyle siyirir (buralari abartmak icin söyledigi surat ifadesinden belliydi, hinzir seni) ve ilani alip eve girer. ertesi gün bertha'yi arar ve bulusmaya karar verirler. kisa süre icinde de birlikte yasamaya karar verip kendi evlerini satarlar, bahsettigim kocaman evi satin alip iki evin esyasini buraya tikar ve 18, 17, 15, 12, 8 yaslarindaki kizlariyla kocaman bir aile olarak yasamaya baslarlar..

robert'in manik depresif karisinin evlilikleri boyunca mücadele etmek zorunda olduklari ruh hastaliklari, kizlari henüz oldukca ufakken kadinin evlerinde kendini asarak intihar etmesi ve onu okuldan dönen kizlarinin bulmasi bu güzel hikayenin karanlik kö$esi. zaten yumu$acik bi adam olan robert'in 3 kizini tek basina büyütmek zorunda kalmasi ve kizlarinin hissedebilecegi en ufak bir üzüntüyü, eksikligi ortadan kaldirmak icin onlari biraz olsun simartmis olmasi bu olayi ögrendigimde hic garip gelmemisti. aslina bakarsaniz kizlar oldukca saglamdi, sadece o zamanlar annelerini hatirlayamayacak kadar kücük olan en genc kizin ucariliklari bazen sorun oluyordu ama sanirim o da erkek arkadasiyla 1 yillik bir dünya turuna cikip döndükten sonra sakinlemis :|

zaten ingilizlerin bu 30 yasina gelene kadar her boku yemis olma olayindan bezmistim ordayken. bir tane de denemedigin uyusturucu, gitmedigin ülke, yemedigin bok kalsin arkadasim!!

bugünlük bu kadar!

notlar:
1) ki$i isimlerini degistirdim.
2) fotograf calistigim the boot isimli pub'in önünden. üzerimdeki yagmurlugu taniyana 100 bin lira veriyorum!