12 Eylül 2015 Cumartesi

couch sports

bir insan bir haftasonundan daha ne isteyebilir ki? güzel bir yemek, üstüne bir barcelona maçı, bir grand slam finali, bir battaniye, bir kedi. aha messi gol atti deyince işinden başını kaldırıp bakan bir adam. bir günde izlediğim 3 harry potter filmi de cabası..
üstelik bugün oturma odasının bütün gereksiz dağınıklığını yaratan battaniye, dergi, kumanda vesaireyi içine tıkabileceğim boyutlarda siyah bir sepeti o.nunla tartışarak da olsa aldım. bundan iyisi ancak vinci kupayı alırsa olur, o da biraz zor.. 

17 Mayıs 2015 Pazar

ripper

gördüğüm kadarıyla çağın hastalıklarından sadece biri de kitap okumaya, yeni bir şeyler öğrenmeye, boş vaktimizi kendimize faydalı işlerle geçirmeye fırsat bul(a)mayışımız. çoğu zaman vakitsizlikten de değil bunları yapmayışımız, getirdiği bilgiyi özümsemenin gerektirdiği efor yüzünden sanırım. o yüzden son zamanlarda kiminle konuşsam hızlı bir dizi izleyicisi veya polisiye/gerilim (almanların deyimiyle krimi, amerikanlarca thriller) roman okuyucusu olmuş çıkmış, tıpkı benim gibi. neden polisiye derseniz, basit; içinde günlük hayatın curcunasında bir kırtik (erzurumca azıcık) kalmış konsantrasyonumuzu üzerinde tutmaya yetecek kadar adrenalin var yani sürükleyici, o güzel kafamızı yormadan anlayabilecegimiz şeyler anlatıyor ve elbette korku fılmlerini, katilli polisli her şeyi niye seviyorsak o yüzden: bilinçsizce de olsa bize yaşattığı "oh be iyi ki bu şeyler benim başıma gelmiyor" duygusu.

polisiye/gerilimi her zaman sevmişimdir ama dediğim gibi ben de son yıllarda sağlıksız derecede polisiye kitap, dizi ve film tüketen biri oldum çıktım. yanlış anlaşılmasın, bence polisiye/gerilim sevmek kesinlikle çok mantıklı! ve her zaman öyle yazdığım kadar da kolay işlediğimiz, tüketip bir kenara attığımız şeyler çıkmıyor bu türden. türünün iyi örnekleri o bulmacalı halleri, birer birer ortaya çıkan çoğu zaman kafa karıştırıcı ipuçları, olay örgüsü veya sonuyla insanı şaşırtma potansiyeli ve en önemlisi insan profilleriyle korkuturken düşündüren eserler.

bu maratonumun yakın tanığı o. bu kadar vahşet, kan, gerilim dolu şeylerden nasıl zevk aldığıma hala şaşırır. sebebini az çok yukarıda anlattım ama okuduklarımdan ve izlediklerimden etkilenmememin en önemli sebebi kurgu ve hatta uyarlama eserlerden kendimi kolaylıkla soyutlayabilmem olsa gerek. korku filmi izleyemeyen, izleyince günlerce etkisinden çıkamayan insanların bu soyutlamayı yapamadıklarını farz ediyorum, ki etkisinden kurtulamıyorlar.

mevzu kurgu olunca üstümden hafıf bir rüzgar gibi geçen kan revan, vahşet, korku, iş ciddiye binince kesinlikle uzak durduğum şeyler. ana haber bülteni üçüncü sayfa haberlerine bağladığı anda kanalı değiştiririm (gerçi ana haber bülteninin siyasi kısmı da benim için gerilimden farksız, evde akşam yemeği sırasında ajansı almak isteyen o. ve asabımı bozmak istemeyen şahsım arasında sürekli bir kanal değiştirme çekişmesi var).

sosyal medyada kol gezen hayvanlara eziyet videolarının emaresini dahi gördüğüm yerden topuklarım. hatta ilk örneğinin 2000li yılların başından olduğunu hatırladığım teröristlerin kafa kesme, insan yakma vs. gibi yazarken bile fena olduğum eylemlerinin hiçbirini bugüne dek izlemiş değilim. bu konuda o kadar tırsağım ki ali ismail'i döven orospu çocuklarının olduğu görüntüleri bile kendimi zorlayarak aylar sonra izledim. işte bugün, o toplasan günler, haftalar, aylar edecek korku ve gerilim kurgusu mazimden geriye bana şimdi etki edecek çok az şey kalmışken ali ismail'in görüntüsü belleğimden asla silinmeyecek gibi.

kurgu kısmından o içime işlemiş çok az şeyi düşününce ilk aklıma gelen örnek nedense hep 8mm oluyor. o küçük emrah bakışlarıyla dalga geçtiğimiz, kimi zaman oyunculuğunu itin götüne sokup çıkardığımız nicholas cage'e saygı duymamın en büyük sebebi bu film. yine de filmden aklımda yer eden en önemli iki figür de nikılıs değil.

.. spoiler ..
biri filmin ölmüş kahramanı zengin adamın yaveri olan itoğluit: nikılıs "peki ama neden bunu yaptı?" diye sorduğunda "because he could" cevabıyla kanımı dondurduğu için.

diğeri de maskeli pezevenk.. maskesiyle değil, maskesini çıkartıp aslında ne kadar bizden biri, komşumuz, iş arkadaşımız, her gün markette karşılaştığımız adam olduğunu anlatışıyla..
.. spoiler ..

işte tam da böyle bildiğin insanı anlatan, her gün karşına çıkan insanlardan bahseden aşırı gerçekçi kurgudan o kadar tırsıyorum ki müthiş bir dizi olan the fall'u izlemeyi götüm yemedi. birkaç bölümün ardından bir ara izlerim diye erteleyip duruyorum, bakalım ne zaman..

aslında ben buraya hiç bunlardan bahsetmeye gelmemiştim biliyor musunuz? yine lafı uzattıkça uzattım ama asıl konuya anca geldim. ripper street.

hastası olduğum, ayrılmaya kıyamadığım için ikinci sezonun ortasında birden bire izlemeyi bıraktım. saçmalık değil mi? bence de. bir kenarda dursun, zor zamanlarda izlerim (?) diyerek kendimi avuttuğum doğrudur, aslında bildiğin "yemeğin en güzel kısmını sona bırakmak" gibi bir içgüdü yüzünden sanırım.

bugün baktım ki vakti gelmiş, çok özlemişim, reid'i, drake'i, jacksonları mı? belki. ama en çok bana hissettirdiği gerçeklik duygusunu. insanın içindeki iyiliği, vahşiliği, doğru ve yanlış çatışmasını apaçık anlatışını.

aslında eyyorlamam bu kadardı, kusura bakmayın biraz uzun sürdü. şimdi bir bölüm daha izleyeyim. sefam olsun!

30 Eylül 2014 Salı

işte o kumaş!

bugün bütün günümü tam bir sinir küpü olarak gecirdim. her zamankinden fazla veya eksik bir sebebim yoktu. sabah evden ciktigimda nesem yerindeydi. öglen yemeginde de tatli tatli muhabbet ettim ama $irkette oldugum sürece her $eye söylendim, patrona haftalardir beni rahatsiz eden ama hic sesimi cikarmadigim 22bin $eyi arka arkaya siraladim, aylardir degistirilmeyi bekleyen masami ani bir asabiyet atagiyla degistirtmeyi basardim, en önemlisi calistigim yerde kücücük $eylerin bile halledilmesinin asiri fazla bir efor sarfi gerektirdiginin farkina varip bunu karsima cikan herkese dakikada 450 kelime hiziyla anlattim. o esnada nereden oldugunu hatirlamadigim bir sekilde $öyle bir bilgi cikti kar$ima.. hani $u siyah beyaz klasik kuma$ deseni vardir ya..
i$te ona biz baliksirti diyormu$uz. almanlarsa hahnentritt yani tavuk adimi diyormus, tavuk ayaginin biraktigi ize benzedigi icin.. ingilizlerse houndstooth diyormus. köpek di$ine benzetmi$ler zaar. $imdi fransizlarin ne dedigine bakasim var ama lökoksportif! filan gibi birsey cikacak diye ödüm kopuyor. o degil de bu bilginin beni nasil sevindirdiginin, nasil böyle pamuk gibi yaptiginin tarifi yok. yillardir tarif etmeye calisip edemedigim ancak görünce ha i$te bu diyebildigim bir desendi bu. halbuki anama veya deniz'e sorsam söylerlerdi. ama sorabilmek icin tarif etmem gerekirdi, ve onu yapamiyordum, bilmem anlatabildim mi..

o kadar sevincliyim filan ama yine de ufak bir kilciklik var i$in icinde. cünkü anla$ilan biz sadece bu desene degil, daha sade siyah beyaz desenlere de baliksirti diyoruz. yani ingilizlerin herringbone, almanlarin fischgräten (ikisi de = balik kilcigi) dedigi desene. bu daha düz desende bir milletler birligi olusmus gibi. herkes baliga baglamis.
böyleyken böyle.. bu vesileyle bir yil sonra bloga dönmem de ayri bir olay. arada ni$an oldu, dügün oldu, amerika'ya gittik gezdik filan dü$ün yani.. ama ko$a ko$a bloga yazmaya geldigim sey baliksirti oldu.. du bakayim o baliksirti desenli eldivenlerin elime göresini bulabilirsem onu da getirip koyayim. eksik kalmasin.

1 Ağustos 2013 Perşembe

büyük beyaz

dino’nun tasinma ve dolayisiyla beyaz esya alma tela$esinde buzdolabi ve camasir makinesi konusundaki tecrübelerimi derlemem gerekti. ben de $unu blogda yapayim da vatana millete bir hayrim olsun diye düsündüm. nitekim ben de arastirma yaparken google amcaya “camasir makinesi alirken nelere dikkat etmeliyim?” yazip cesitli kadin forumlarinda ve amazon review’leri icinde kendimi kaybetmistim.

ben camasir makinemi ve buzdolabimi 2013 basinda almanya’da aldigim icin türkiye’deki fiyatlar konusunda atip tutmam yersiz olur ama teknik ve pratik detaylarda dikkat edilmesi gerekenleri bir araya getirebilirim.

türkiye’de, hele ki acik/kapali balkonlu bir evde kurutuculu makine almak cok gerekli degil gibi. bebek sahibi olmak, her gün gömlek degistirmek, temizlik hastasi olmak gibi faktörler yoksa tabi. ben almanya’nin le$ ikliminde günlerce kurumayan camasirlar icinde delirmektense önlem olarak kurutuculu bir AEG Lavamat aldim. Alirken uzuuun uzun düsündüm ve secenekleri arastirdim.

öncelikle benim icin en önemli özellikleri düsünüp bunlara sahip makineleri birbirleriyle karsilastirdim. en önemli kriterim enerji tasarrufuydu. özellikle kurutma programlari cok enerji harcadigi icin enerji tasarruf degeri A veya yukarisi (A+, A++, A+++) olmayan makineleri güzelce eledim. kurutmali makinelerde bu göstergeyi A’nin üzerindebiraz zor bulursunuz ama sadece yikama makinelerinde artik A+++ olmayani dövüyorlar. bu baglamda sadece camasir makinesi alacak olsam ben de digerlerine cok büyük bir üstünlügü olmadigi sürece A++ ve A+++’nin altindaki makinelere bakmazdim. bu gösterge tek basina yeterli olsa da, enerji tasarrufu konusunda kafayi yediyseniz direktoman makninenin enerji harcama degerlerine bakmaniz gerekir. örnegin benim karsilastirdigim makinelerin tümünün yikama icin enerji tasarrufu degerleri A iken, tek yikamada (ve parantez icinde yillik) harcama degerleri $öyleydi:

0,91 (182) / 1,05 (210) / 0,91 (182) / 1,09 (218) / 1,36 (272) / 1,04 (208) kWh/standart program(yil)

bir diger önemli kriterim -annanemin dis fircalarken muslugu acik birakma hususundaki uyarilari ve “afrika’daki cocuklar” hatirlatmalarini göz önünde bulundurarak- su harcamasiydi. $unlar da karsilastirdigim cihazlarin yillik su harcama degerleriydi:

10200 / 9000 / 10200 / 11000 /12000 / 11800 lt/yil

biraz bakininca diger önemli kriterlerim $unlar oldu:

hazne büyüklügü: yerim dar, camasirim az demiyorsaniz 7-8-9 kg secenekleri var. yalniz kurutma da dahil oldugunda kurutma özelligini 3-4 kilodan fazla camasir icin kullanamiyorsunuz.

motor garantisi: makinenin kendi garantisi haricinde aeg’nin 10 yillik bir garantisi daha var, digerlerinde rastlamadim.

zamanlayici: bu cok isime yariyor, evden cikarken aksam dönüs saatimde bitecek sekilde kuruyorum eve döndügümde pıvıl pıvıl çamaşıvlav beni bekliyor.

camasir tartisi: kimi makinelerde kac kilo camasir koydugunuz tartilip abarttiysaniz uyariliyorsunuz, daha güzeli maksimumdan az camasir yikayacaksaniz makineniz deterjan ve suyu kiloyla orantili olarak kullanip tasarruf ediyor. bu özellik bosch makinelerde vardi sanirim.

program uzunlugu: bazi makineler –özellikle bosch- yika allah yika, yika allah yika standart programlari bir türlü bitiremiyor. saatlerce naapiyorsun kardesim deseniz temiz olsun der. ama insaf. dikkat edin camasir yikayayim derken gün bitmesin.

kisa program: artik neredeyse tüm makinelerde var, az camasiriniz ve aceleniz varsa faydali. kimi 3 kg - 20 dakika, kimi 1,5 kilosu - 15 dakika vs.

gürültü: desibel degerleri cogu makinede teknik özellikler arasinda veriliyor. kulaginiz veya komsulariniz hassassa dikkate aliniz.

ariza durumunda evi su basmasini önleyen otomatik sistemler: artik neredeyse tüm makinelerde var. hortumun basina sonuna elektronik bir parca ekleniyor. bir yandan da su alim hortumu kökünden yerinden ciktiginda o evi yine su basacak yani. düzgün takin $unlari.

elbette yukaridaki listede adi gecmese de en önemli kriterlerden biri de cihazin fiyati. cüzdan konusunda cok hassassaniz cihazin elektrik harcamasini dikkate alarak biraz daha kafa patlatabilirsiniz. örnegin tasarruflu olsun diye 300 lira fazla verecekseniz makine bu parayi kac senede amorti edecek onu hesaplamak cok zevkli. türkiye’de elektrigin kw/h ücretini arayip bulmaya üsendim, gerekiyorsa siz yaparsiniz zaten. eger buldugunuz sayi size göre makinenin ömrünü geciyorsa deger mi diye bir daha düsünürsünüz. bu arada danistigim saticilardan biri bana beyaz esya ömrünün artik ortalama 10 yil olarak düsünüldügünü söylemisti, daha uzun ve kisasini yasamisizdir ama artik ortalamasi bu demek ki.


i$te ben biraz manyak oldugum icin karsilastirmami böyle bir excel tablosunda yapmistim, karar vermek nispeten kolay olmustu. aslinda i$im su bakimdan kolaydi, aramaya taninmis markalardan basladim. yani adini sanini duymadigim veya cok güvenilir bulmadigim markalari seceneklerim arasina koymadim bile. benim tercihim böyle büyük bir seyler alirken servis / yedek parca bulma kolayligi, internetten fikir edinebilme olasiligi yüksek olan taninmis markalardan alisveris etmek. o da neticede herkesin kendi bilecegi i$. nice dandik görünümlü marka var da onyillarca kullaniliyor. ama bunlar benim icin hala riske atmak icin büyük paralar oldugundan ucuzunu alacak kadar zengin degilim mentalitesine gönülden bagliyim.

buzdolabi konusunda da size diyecegim tek sey var, birkac yüz lira pahali olabilir ama “bence” siz yine de no-frost olani alin. ya da en iyisi “abla/abi bu low-frost, bu da kar yapmaz” diyen satici arkadaslari bir kenara sikistirip dogru mu söylüyorlar diye sorgulayin. Kücücük dolaplarda buz eritmekten o kadar biktim ki no-frost’tan baskasini gözüm görmedi. low-frost neyin nesiymis kullanip gören olursa bi yorum yaziversin.

hadi hayirli ugurlu olsun.

ps. camasir makinesinin gelisi ile ilgili maceralarimiz ise $uralarda
garip akiminin onculerinden ranable
aege ile mutlu son

pps. internet explorer'dan nefret ettigimi söylemis miydim?

11 Temmuz 2013 Perşembe

3-5 kitap uğruna

özet geciyorum..  

bir okulda okuyorum. müdür bir gün kütüphaneyi kapatacagini ilan ediyor. birkac ögrenci olur mu öyle sey canim diyerek itiraz ediyoruz. pek sallamiyor. y"a ne itiraz ediyorsunuz, zaten bu kütüphaneden kitap aldiginiz mi vardi? kitaplari buradan alip baska kütüphaneye götürecegiz, kütüphanenin yerine de kantin acacagiz" diyor.

kütüphaneyi bosaltacaklari gün yaklasirken 3-5 ögrenci gelip kütüphanede nöbet tutmaya basliyoruz. kapatma günü geliyor, görevliler gelip kitaplarin kapaklarini sökerek, sayfalarini yirtarak kutulara doldurmaya basliyorlar. nöbet tutan birkac ögrenci "napiyorsunuz siz?" diyerek onlari durdurmaya calisiyor. o sirada kütüphanenin korunmasini isteyen bir kat muavini gelip görevlilerin karsisina dikiliyor. kitaplari biraktiriyor.

müdür israrci. "3-5 kitap icin olay cikartmayin, o kantin yapilacak" diyor. ilerleyen günlerde nöbet tutan ögrenciler okulun güvenlik görevlisi tarafindan tartaklaniyor, kütüphaneden zorla cikartilmaya calisiliyor. kat muavini de arada aldigi darbelerle hastanelik oluyor.

olaylar duyulunca daha cok ögrenci, bazi ögretmenler, kütüphane kolu, gezi gözlem kolu filan da arkadaslarina destek olmak icin kütüphaneye geliyorlar. tepkiler büyüyor. "madem kütüphane bu kadar kötüydü, neden bugüne kadar böyle kaldi? bu kütüphaneyi güncel, kullanisli, faydali olarak ögrencilere sunmak okul yönetiminin sorumlulugu degil mi?" diyorlar. hepsi beraber daha cok tartaklaniyorlar. disiplin cezasi alip okuldan uzaklastirilanlar oluyor. bunlar haksiz cezalardir diyen daha cok ögrenci, veli (anneler <3), ögretmen ve mahalle sakini olaya müdahil oluyor.

okul müdürü "ya orasi kantin olmasa da olur, harita odasi da yapabiliriz" diyerek kütüphaneyi bosaltmaya kararli. müdürün otoritesine karsi gelmenin yanlis oldugunu düsünen bir grup da "e iyi iste daha ne istiyorsunuz?" diye olaylari sakinlestirme cabasinda. müdür ve müdürden cok müdürcü bazi muavinler ögrencilerle "tamam oturun kütüphanenizde ellemiyoruz" diyip sonra yine güvenligi üstlerine saliyorlar. daha cok okulda, haksizliga ugrayanlara daha cok destek icin ögrenciler toplanmaya basliyor.  

tüm bu kargasa sürerken okul müdürü güvenlik görevlilerinin yaninda okulun delikanli genclerinin, bir takim belali tiplerin insanlari tartaklamasina göz yumuyor. isten cikarmakmis, okuldan atmakmis, disiplin cezasiymis, hic orali olmuyor, utanmasa bu ögrencilere takdir belgesi verecek. "yahu adam bana siddet uyguluyor" diyorum, "sen de müdürüne baskaldirmasaydin" diyor. "bak bunlar hep baska okullarin kiskirtmasi, okulumuzun güzellesmesini, basarili olmasini istemiyorlar" diyor. "gecen sene öss'de kac ögrencimiz üniversiteye girmisti halbuki" diyor. "ögrencilerin ezberci sistemle bir sey ögrenmeden, kagit üzerinde üniversite ögrencisi olmasi uzun vadede bize yaramaz ki" diyoruz, yine dayak yiyoruz.  

tepkiler sadece artiyor. is sadece kütüphane meselesi olmaktan cikiyor, "bak tuvaletler pis, ögretmenler yetersiz, ögrencilerin bazilari okula arabayla geliyor ama bazilarinin ayagina giyecek ayakkabisi yok", önce bunlari düzeltmek lazim diyenler ceza üstüne ceza aliyor, evlerine sonsuz kagitlar gönderiliyor, okuldan uzaklastiriliyor, isten atiliyorlar.  

müdür "bu okulda benim yönetimimden memnun olan bir ton ögrenci ve ögretmen var, o yüzden kesin sesinizi" diyor.  

ögrencilerin gözü cikiyor, kemikleri kiriliyor. ögrenciler ölüyor.  

ögrenciler ölüyor.  

ögrenciler ölüyor.    

cok sacma degil mi? degil. cünkü ögrenciler öldü.

5 Temmuz 2013 Cuma

memleketimden insan manzaralari iv

11 haziran, izmir - istanbul'dan izmir'e nilto$ ve deniz abi'yle rahat ve sicak hat yolculugu yaparak variyoruz. aksam ilk is gündogdu meydani'na kosuyorum. kalabalik sasirtici derecede az. evet bir kalabalik var ama meydan dolu degil. davullu, apollölü 2 grup var. biri isci partisi flamalari, digeri izmir belediyesi flamalari, hepsi türk bayraklari tasiyor. sonradan ögreniyorum, her gün belirli bir saatte toplanip, belli bir saatte dagiliyorlar. mantikli tabi.

saat gec oluyor, iki grup da ertesi gün tekrar bulusmak üzere dagiliyor. grubun birinden ayrilanlar alsancak iskelesine dogru sloganlar atarak yürüyüse geciyor. elbette meydan bosalmiyor, cimlerde, deniz kiyisinda oturmus cigdem citleyen -bir izmir klasigi- ve ortalikta dolasan bir sürü insan var. cimlerde oturan birkac kadin ve bir kiz cocuguna ilisiyor, biraz sohbet ediyorum. kadinlardan biri "burayi az görünce sasirma, hafta ici insanlar buraya kadar gelmiyor ama bornova, buca, hatay, karsiyaka, her semtte ayri ayri sokaklar doluyor. taraftarlarin geldigi haftasonunu görmeliydiniz.." diyor. onlardan ayrilip yürüyen grubun paralelinden alsancak iskelesi'ne dogru yürüyorum.

gündogdu meydani ile alsancak iskelesi arasi da gezi parki gibi cadirkent olmus ama yogunluk daha az. bir yerde cimlere eski kitaplar serilmis, basinda iki genc var. "kitaplar ücretsiz, buyrun alin okuyun" diyorlar. insanlarin kimi kitap birakiyor, kimi aliyor. bir standa gerili brandaya projektörle hayat tv yansitilmis. kalabalik bir grup sessizlik icinde istanbul'da ve ankara'daki karisikligi takip ediyor. sloganli grup alsancak iskelesine kadar yürüyüp dagiliyor.

ben de gündogdu meydani'na en yakin konumda, en uctaki bar olan sunset'e oturuyorum. birami icerken firsat buldukca garsonlarla konusuyorum.

- siz meydana en yakin yerdesiniz, cok etkilendiniz mi?
- tabi. polisin müdahale ettigi gün burasi cok fena oldu. maskeli bir grup masa sandalyelerimizi alip yakti. kim olduklari belli degil. karsidaki akbank cok daha fena oldu.
(karsi kösedeki akbank tamamen panolarla örtülmüs. tahminimce cami filan kalmamis.)
- peki sikayetci misiniz?
- degiliz, normal göstericilere elimizden geldigi kadar da yardim etmeye calisiyoruz, tuvaleti kullandiriyoruz vs.
- peki cevre esnaf?
- eh herkes etkilendi ama pek kimse sikayetci degil..
- bu alkol yasasi sizi etkileyecek mi yoksa sadece tekel bayisi, bakkal gibi yerleri mi etkiliyor?
- simdilik sadece dükkanlari, bize etki etmeyecek. ama biliyoruz ki bu bir baslangic. gün gelir ucu bize de dokunur.

garson burada biraz durup sonra soruyor:
- yasanin yürürlüge girecegi tarihi duydunuz mu?
- hayir ne zamanmis?
- 9 eylül. bilerek yapiyorlar. aliniyoruz haliyle.
- ciddi misiniz? yahu koca devlet adami cocuk gibi inatlasir mi böyle?
- inatlasiyor iste..

biraz sonra bakiyorum cevre masalar ayaga kalkmis. uzaktan bir trompet sesi geldigini farkediyorum.  genc garsonlardan biri "dakka basi istiklal marsi okuyoruz" diyor, gülüsüyorlar. istiklal marsi okununca tekrar yerimize oturuyoruz. izmir'de asayi$ berkemal.

*****

15 haziran, cesme - emor babasina babalar günü hediyesi olarak beslemelik kuzu almak istedigi icin kazim aga'nin sürüsüne bakan dayilarin orada durakliyoruz. kazim aga gelene kadar dayilar bize cay ikram ediyorlar, biz de onlara sigara. oturup sohbet ediyoruz. biz tam birer sehir cocugu olarak cevremizdeki hayvanat zenginligiyle aklimizdan olmusuz. köpek, kedi, kirlangic, tavuk, sinek, böcek derken embesil gibi birbirimizi dürtüp dürtüp "aha bak bak yavrusuna yediriyor" gibi laflar ediyoruz. dayilardan biri denyo'yu tam zamaninda uyariyor: "kangali sevecegiz diye elinizi melinizi uzatmayin kapar valla". canli national geographic zevkli gelmis olacak ki emor'la belgin bunu sonraki hafta safaride aslan, kaplan, zürafayla filan tekrar etti. neyse..

caylari icerken konu nereden acildiysa erzurumlu dayi gülerek "3-5 agac icin memleket birbirine girdi" diyerek söze giriyor. laf arasinda dayi:

- aslinda orasi da pis bir yermis dediler. kokuyormus, deyince
- dayi yok öyle bir sey. bak biz hepimiz gittik gördük orayi. o kokuyormus diyenlerin bir tanesi bile gidip görüp de söylemediler ki o sözleri, kendileri de söylediler gitmediklerini, dedim.
- e basbakan televizyonda öyle deyince...
- basbakan bugün öyle der, yarin baska türlü der, sen bilmiyor musun dayi? dedim.
- dogru dogru, zaten öyle olmasa basbakan olmazdi. demirel iktidara gelmeden önce "bu benzinin litresi elli kuru$, siz satiyorsunuz birbucuk liraya. sizin allahiniz yok mu? bu nasil i$?" diye bas bas bagirirdi. hükümetin basina geldigi gibi basti zamlari, diye tatli tatli anlatiyor, gülüsüyoruz.

biraz sonra kazim aga gelip bize "bunlar sürü kuzusu, evde bakamazsin, durmaz. ip baglarsin kendini bogar, salarsin bir daha yakalayamazsin. sabaha kadar aglar, hem kendi perisan olur hem seni perisan eder" diyerek bir hayat dersi veriyor. elimiz bo$, götümüz ya$ eve variyoruz. yusuf dayim "aaa e o zaman kesmelik kuzu alsaydiniz, yerdik" diyor..

4 Temmuz 2013 Perşembe

memleketimden insan manzaralari iii

bu kez manzaralar türkiye'den. gecenlerde gezi direni$inin sürdügü 2 hafta boyunca türkiye'de olup nikah, dügün, doktor, bebek ko$turmacasinin arasinda sokaklara dökülme firsati da buldum. hazir dökülmüsken tanimadigim insanlarla sohbet ettim, bol bol insanlari izledim. birkaci firsat buldukca burada olacak.

*****

8 haziran cumartesi, istanbul - ertesi gün büyük taksim mitingi olacagi söyleniyor. yine de abimle cumartesi'den gidip havayi koklayalim diyoruz. ne de olsa haftalardir ekran basinda takip etmeye calistigim kalabalik ve gezi parki sakinleri hep orada. üstelik bugün taraftar yürüyüsü var. fenerbahceliler kadiköy'den, cAr$i besiktas'tan geliyor.

kadiköy iskelesinde sloganlar, mar$lar, $arkilar basliyor.

önce kuzenim ve kiz arkadasinin karaköy alt gecitten aldiklari tam takim korungaclariyla ilgili bir sorun icin bahce malzemeleri ve ilaclari satan bir dükkana gidiyoruz. kask, gözlük, gaz maskesi seti 100 tl. oldukca kaliteli görünüyorlar. en azindan bez ameliyat maskesi ve benzerlerine göre cag atlamislar. esnafla bu maske büyük geliyor, gaz gecirir mi diye diyalog kuruyoruz, ama yaptigimiz sey cok dogal bir seymis gibi kimsede en ufak bir saskinlik yok. sorunu halledip tünel'den istiklale cikiyoruz.

arkadaslarla bulusup ara sokaklardan taksim'e variyoruz. bu arada abimin gezi parki'nda konuslanan arkadasi ara sokaktaki bakkaldan alisveris ediyor. aldigi birkac $i$e bira park civarinda da var ama esnafin hakkini firsatciya vermeye gönül razi degil. ara sokaklardan ilerlerken abimin arkadasi sizin oralardan burasi nasil görünüyor diye soruyor. "en azindan medyadan cok daha rahat haber aliyoruz. her sey güzel görünüyor, yerimizde oturamiyoruz." diyorum.

taksim meydani hinca hinc dolu. daha birkac hafta önce dortmund bayern macinin kalabaliginda bulunmaktan sikilip eve gitmistim: "off yillarca o müzik festivallerine nasil gitmisim ben? yüzbinlerce insan konser alaninda amaann bir daha hayatta yapmam!" deyisimin üzerinden bir ay gecmemis. kalabalik icinde olmak bu kez inanilmaz güzel ve güven verici. kalabalikla birlikte salinirken nereye bakacagimi sasirmis hayran hayran fotograf cekiyorum. fenerbahceliler taksim'e gelmis bile. akm'nin önünde rengarenk olmus costuruyorlar.

bayraklar, flamalar, $arkilar, barikatlar, pankartlar ve halaylar icinden -daracik bir alanda yüzlerce kisi halay cekme yetenegimizi dügünlerde peki$tirmi$ oldugumuzu bilahare emor'un dügününde de teyit ettim- adim adim gezi parki'na dogru ilerliyoruz. amacimiz divan oteli'nin yanindaki cimenlik alandaki cadirlara ulasip sakin sakin oturmak. abimin arkadasi kalabaligin az oldugu yan sokaktan gidip bizi orada bekleyecek. biz 4 kisi parkin icini görmek icin kalabaligin en yogun oldugu kisimda adim adim ilerliyoruz. parkin girisleri insan dolu. yanlardaki asagi yukari belime kadar gelen duvarlardan inip cikan insanlar var. onlara dogru ilerliyoruz. coluk cocuk, kadin erkek yerdeki insaat molozlari üzerinden hoplaya ziplaya, hic tanimadigimiz insanlarin ellerinden tutup birbirimize yardimci olarak duvarlari asip parka giriyoruz.

icerisi rengarenk bir cümbüs. 5 dakikalik yolu 45 dakikada alacak olmamiz umrumuzda degil. orada olmak cok güzel. rengarenk cadirlar, afi$ler, pankartlar, konusan, sarki söyleyen, bir seylerle mesgul olan insanlar var. ulusal kanal standinin önündeki penguen maketinin kafasinin yerine kendi kafasini koyarak fotograf cektiren insanlara bayagi gülüyorum. müzeyi, kütüphaneyi, yardim duvarini kalabalikta göz ucuyla görüyorum. parkin diger ucunda abdullah cömert'in ailesinin gönderdigi fidanlar kücük bir törenle dikiliyor.
divan oteli'nin bahcesinde kocaman beyaz bir afiste ACIL yaziyor. revir 24 saat acik. otelin yanindaki kamu alaninda yine cadirlarin kurulu oldugu ama parka göre cok sakin olan bir cimenlikte tekrar arkadaslarimizla bulusuyoruz. abimin arkadasina "sorunu tekrar düsündüm, burasi bizim göremedigimiz kadar güzel." diyorum. winterscigim da oraya geliyor. telekomcu olarak gezi onlari da etkilemis. "curcunada iletisim direklerinden biri indirilince mobil $ebekenin gücünün azaldigini insanlara anlatmamiz gerekti. bu kalabaliga iletisim saglamak zor is, cekmeyince yine bize kizacaklar" diyor.

sohbet muhabbet car$inin divan oteli'nin önündeki yoldan gecisiyle son buluyor. onlari izlemeye kosuyoruz. abimle ben arkadaslardan ayrilip yine kalabaligin icine daliyor cihangir'e geciyoruz. ara sokaklar bos ama bu kez de duvar yazilarina gülüp fotografini cekmekten oyalaniyoruz.

gece dönüs yolunda son karaköy-kadiköy vapurundayiz. cevremdeki insanlara bakiyorum. tüm gün oldugu gibi vapurda da o kadar cok degisik, sen gibi ben gibi olmayan ve cok güzel insanlar var ki sevincimden tanimadigim insanlara ne kadar güzelsiniz diyesim geliyor, diyemiyorum.


*****

direnisin ilk günlerinde abimin bir baska arkadasinin anlattigi bir sey vardi. aslinda olayi özetliyor. buyrun:

- insanlar bunu neden yaptigimizi soruyor.. bugün istiklal'e gittim. ara sokakta bir kafenin disindaki hasir taburelere oturup bir cay söyledim. gazetemi actim keyifle okurken bu yaptigimin aslinda yasak oldugunu farkedip afalladim. hayata bu kadar ait, bu kadar basit bir $eyi yapmak bile yasak, cünkü beyoglu'nda esnafin disariya masa sandalye atmasi artik yasal olarak mümkün degil. i$te cevap cok basit. bunu her gün daha cok yasak, daha cok baski, daha cok korkuyla yasamak istemedigimiz icin yapiyoruz.

adam oturdugu yerden anar$iklik yapiyor beyler!

*****

her zamanki gibi lafi uzattigim icin tekmili birden olamayacak, arkasi yarin olsun bari..