27 Haziran 2010 Pazar

nacido de las cenizas

"hep soyle bir film cekmeyi hayal ettim. filmin yan karakterleri baska filmlerdeki karakterlerden olusacak ve taniyabilelim diye de ayni oyuncular tarafindan oynanacak. mesela bowling salonunda filmin asil karakterlerinin arka planinda the big lebowski'deki jesus*'u atesli atesli bowling oynarken gorecegiz [1]. bara gelen asil karakterlerimiz biralarini isterlerken arkalarinda before sunrise'dan jesse* ve celine* tilt oynuyor olacak [2,3]. ya da amelie'nin calistigi restoranda yemek yerlerken [4] yanlarindaki masada jesse ve celine yemek yiyor olacaklar [5]. ya da koprunun bir tarafinda onlar dalmisken birbirlerine [6], obur tarafinda da jesse ile celine muhabbete dalmis olacak [7].

asil karakterler vapurun arkasinda gunes ve ruzgarla otururken [8] onlerindeki sirada los lunes al sol'deki aylaklar oturuyor olacak [9].

sinemaya girmek icin sirada beklerlerken iki onlerinde annie hall'daki alvy* ve annie* konusuyor olacak [10].

asil karakterler manzarali bir bankta sarilmis otururlarken [11] hemen yandaki bankta uzak'taki mahmut abi* oturuyor olacak [12].

ucsuz bucaksiz manzarali yollarda basi bos giderken [13] icinde thelma ve louise'in oldugu ustu acik bir arabayi sollayacaklar [14].

kutba yakin cografyalarda ordan oraya sekerlerken [15,16] kutup cizgisi asiklari'ndaki ana'yi iskemlesini suyun kenarina koymus otto'yu beklerken gorecekler [17,18,19].

ha bu filmin ana karakterleri mi kim? ben ve sen [20]. konusu mu ne? yukardakilerin hepsi. fatih akin tadinda bir yol hikayesi. ama biraz aksiyon da var. yanardag falan patliyor. iste bu noktada pierce brosnan dante's peak'teki haliyle gorunebilir bir sahnede [21]. ama bir sirrim var. bu film cekildi. 24 gibi gercek zamanli olarak hem de. hatta bitmedi, devam ediyor. ne zaman mi basladi? baya bir zaman once tam da bu gun. filmin baslangic sahnesi o. the truman show'daki truman*'in bebeklik hali de bu sahnede arkada bir yerde gorunebilir [22].

soundtrack'inde marti, yagmur, gunes, ruzgar ve kuzgun sesleri var.

kovboy filmlerinde duello sahnelerinde ruzgarla birlikte sahnenin orta yerinden yuvarlanarak gecen cali toplari olur ya. onlardan da var bu filmde. hem de iki tane, pesi sira. bu sahnede de dolls'a [23], ano natsu ichiban shizukana umi'ye [24] ve hatta filmin kendisine gonderme var."

o.'nun dogumgünü hediyesi (:

23 Haziran 2010 Çarşamba

zeynep / özlem & umut - stockholm

yahu daha isvec faslinin sonuna gelemedim ama o zamandan bu yana eindhoven, izmir, paris ve berlin gezileri gecmis basimdan. niye bir sey yazamadigim da ortaya cikti böylece.

kaldigim yerden devam edeyim bir an evvel de sira öbürlerine de gelsin. 24.04 cumartesi zeynep'i karsilayip onur'u yolcu ettikten sonra önce hizli bir stockholm turu yaptik. gamla stan, city hall, tyska kyrka ve elbette ki vasa'ya gittik. bu kez rehberligi ben ele aldim ve vasa'nin yamulusunu göstermek icin yana dogru egilmek suretiyle elde olan tüm teknolojik imkanlari kullanarak kendisine bir sunum yaptim. sunumum cok begenilince tekrar yamuldum. bir daha istesin yine yaparim!

ertesi gün de metroyudu otobüsüdü derken vaxholm'e vardik. dedikleri kadar tatli bir sayfiye yeriymis. ama kalesi henüz insancil bir mevsimde olmadigimiz icin tüm diger sehir disi atraksiyonlar gibi kapaliydi. yine de aksama kadar o bank senin bu bank benim, "pattiz yiyelim mi?", "bira icelim mi?", "oo dondurma!!" derken aksam oldu ve biz bu kez harika bi tekne gezisiyle geri döndük. vaxholm'ün highlight'i da „eksküz mi? kuc yu teyk e pikcir ovaz pliiz?“ soruma „tabii ki cekerim, ben de sizden rica edecektim“ diye cevap veren abla ve enteresan saz arkadaslari oldu.

zeynep'i yolcu ettikten sonra misafirsiz gecirecegim 4 günü calisarak ve tembellik ederek gecirdim. zaten hava o bir kac gün boyunca o kadar kötüydü ki, möja'ya gitmek icin davrandigim her sabah gipgri bir gökyüzü üsengecligime yolda$ oldu, ben de evde oturdum. cuma ögleden sonra umut ve özlem'le bulusup esyalarini istasyona birakmak icin zorlu bir mücadele verdik. kirmizi bavulunu kilitlemeyi unutan talihsiz $ahsa burdan tekrar tesekkür ediyorum.

sehir merkezinde kisa bir turun ardindan ben kütüphaneye vermem gereken kitap yüzünden son kez okula gittim. kütüphane kapaliydi ama elim bos dönmedim, dönüs icin otobüs duraklarini ararken ilhan koman'in da vinci adamina rastladim.

kizlarla ilk aksamimizi her sene 30 nisan'i 1 mayis'a baglayan gece walpurgis night denen bahar kutlamalarinda gecirmeye karar vermistik. bir nevi nevruz. stockholmlüler bu geceyi skansen'in tepesinde kocccaaman bir ates yakarak sarkilar türküler esliginde kutluyorlardi. bahardan henüz eser yoktu ama tüm ögleden sonrayi skansen'in börtüsü böcegi, atraksiyonlu kulübeleri icinde gecirdik. cok güzel fotograflar cekip, bankaya gitmeye üsendigimizden cebimizdeki üc be$ kuru$la acayip seyler yedik (:

ertesi günü kizlarla yine klasik bir sehir turuyla gecirip aksam götgatan üzerindeki mest bar'da keyfe basladik. elbette 3 güzel hatun gören isvec'in yagiz delikanlilari bos durmayip gelip nereli oldugumuzu, ne yaptigimizi vs sordular. türk oldugumuzu ögrenen adamlardan birinin ilk lafi "en büyük trabzonspor!" olunca hem sasirdim, hem de cok güldüm. tabi kelime dagarciklari bununla sinirli degildi, "e$$oglue$$ek"ten "naber lan?"a genis bir yelpazede sohbet etme olanagi bulduk. gencleri savdiktan sonra sirada gamla stan'da canli müzik vardi. adini hatirlamadigim irish pub'da neseli bir irlandali grup calip söylemekteydi. müzige eslik etmemiz icin bizi dürtükleyen adamin dükkanin sahibi ortaya ciktiginda gayet leziz bir mekanda oldugumuza iyice kani oldum. neticede tam da olmasi gerektigi gibi yedik ictik, gece ekspresiyle de evimize döndük.

son günümüzde benim de daha önce yapmadigim bir seyi yapip stadtshuset'in kulesine ciktik. günesli nefis bir günde daha güzel zaman geciremezdik sanirim. oradan cikip gec de olsa moderna museet'e gittik. stockholm'de daha önce yapmadigim bir seyi daha yapmis oldum böylece. cikista oldukca aheste sekilde gezmeye devam edip aksamüstü kizlarla ayrildik. onlar selcuk'la bulusmaya gittiler, ben de eve gidip esyalarimi toparlamaya devam ettim. eve gitmeden bir sigara iceyim diye indigim su kenarina oturduktan 1 dakika sonra önümde balik tutmakta olan cocugun na böyle kafam kadar bir balik tutmasini da anmadan gecemeyecegim. kisfmetli bi insanim yaaa! (: geceyi kizlarla esya toplayip, temizlik yaparak ve hayal kadar güzel bir sise sarapla gecirdik (:

dönüs yolu aslinda bambaska bir maceranin konusu cünkü 5 parca ve 50 kilodan olusan bir yükle, toplam 21 saat süren,  kopenhag'da 4-5 saat gezintili bir yolculuktu. kopenhag'i size daha önce anlattigim icin gezimin sadece highlight'larini yazayim:

* trende bizim kompartmanla ilgilenen görevlinin hakan isminde dortmund'lu bir genc cikmasi ve seyahat boyunca bana hem arkadaslik edip, hem bir sürü güzellik yapmasi. arada okulda karsilasiyoruz, daha yemek borcum var ona (:
* kopenhag'daki saatlerimin yine maksimum faydayla gecmesi, görmedigim bir seyler görüp, eskici bir amcayla tarzanca anlasarak cok tatli bir kumas almam. (kumasi ne yapacagima hala karar verememem?)

iste böylece geldik isvec macerasinin sonuna..

bence hayir!

9 Haziran 2010 Çarşamba

onur - city hopping / $ehir sekmece

cumartesi araba kiralayip biraz sehir disina cikmaya karar verdik. öglen kiraladigimiz arabayla yola cikip stockholm'ün güneyine dogru yola düstük. otoyoldan fazla ilerlemeyip ara yollara girip buldugumuz ilk dogal parka daldik. dalmaz olaydik o neydi öyle ya?! düsündükce i$inlanasim geliyor. kücük köprülerle birbirine bagli, agacli+kayali sayisiz adacik. kuytu bir yer bulup sahane bi kahvalti ettikten sonra (nutellali ekmek bir kac günün baslica ögünüydü) biraz island hopping yapip yola devam ettik. (duraklarimiz studsvik civari ve nyköping'in biraz kuzeyinde ringsö dogal yasam parki'na bakan kiyiymis muhtemelen.)

sehir namina ilk durak sanirim nyköping'di ve tüm geziler boyunca bizi hayal kirikligina ugratan tek sehirdi. durak desem de durmadik bile, belki de arabadan inip biraz kesif yapsaydik fikrimiz degisirdi ama simdilik böyle. ikinci durak norrköping'de isler degisti. daha arabadan iner inmez sehir hosumuza gitti. ilk 5 dakikada karsimiza cikan laser tag salonuna dalinca orada neredeyse 1 saat harcadik ama bence her kurusuna ve dakikasina degdi. kesinlikle herkese tavsiye ederim, o kadar zevkli bir sey ki antimiyitayistligi filan bir kenara birakip allah allah moduna giriyor insan. icimde bir survival hayvani oldugunu ögrenmek bir yandan hosuma gittiyse de, bir yandan da tirstim. canimizi kurtardiktan sonra sehri de biraz turladik, ilk fikrimiz degismedi, gayet de tatli bir yer.

sonraki durak örebro idi. sehir hjälmaren gölünün kiyisinda ama sehir merkezinde sadece kanallar var. kanallarin orta yerinde de kocaman tombalak bir kale. sehri de, kaleyi de acayip begendik. Kalenin rüzgar almayan? bir kenarina oturup müzik dinledik, kanaldaki iki kola $i$esinin arasina girmeye calisan bira kutusuna engel oldum, gururluyum. önümüzden ne$eyle yüzerek bir su samuru da gecti ne yalan söyliyim..

gece dönüsümüzü västerås üzerinden yaptik. orasi da hic fena bir yere benzemiyordu. biraz turlayip bir yerde oturup bir seyler ictik, ispanya liginden bir mac izledik. gecenin bir vakti de eve döndük.
Vasteras'ta denk geldigimiz mac: villarreal - atletico madrid (skor da 2-0 miydi emin degilim)
ozan'in bir kac gün önceki uyarisi olmasa pazar gününün programi az bir sey daha farkli olacakti sanirim. eyjafjallajökull co$up avrupa semalarini kül altinda biraktigi icin onur'un ucusunun olamayabilecegini önceden hatirlatip bizi uyandiran o olmustu. nitekim pazar günü kiraladigimiz arabayi teslim ettik ama, havaalanidir $udur budur hic orali olmadan gamla stan'i, st.klara kilisesini filan gezdik.

onur biletini carsamba'ya ertelemek zorunda kaldigi icin ikinci pazartesi hic vakit kaybetmeden bu kez iki günlük kiraladigimiz arabaya atlayip göteborg yönüne yollandik. yolda yine otoyoldan cikip daga ta$a vurduk kendimizi, bir dag basinda göl ararken ilk kez ingilizce konusmayan bir isvecli amcayla karsilastik. biz yol iz gecmeyen bir orman icinde buldugumuz kulübeleri kesfe cikmisken bizi farkedip, "napiyor bunlar?" diye kontrole geldi sanirim. amca arabasinda elmasini yerken bir yandan gevrek gevrek gülümseyerek bize hic anlamadigimiz bir seyler anlatti. ona veda edip yolumuza devam ettik.
o elma yiyen koylu amca isvecceyi ic anadolu koylusu sivesiyle konusuyordu.
sonraki durak cok mühim. isvec'in en fazla turist ceken yeri oldugunu bilmeden tesadüfen secip gittigimiz läckö kalesi su ana kadar gördügüm en güzel yerlerden biri/nde/ydi. vänern gölünün güney kiyisinda oyun hamurundan yapilmis gibi görünen kocaman beyaz bir kale ve önünde görüp görebilecegim en güzel manzaralardan biri vardi. o mevsimde ve günesin batmasina yakin bir saatte gittigimiz icin vardigimiz ilk anlarda ortalikta kimsenin olmamasi da o valhalla havasini baya artirdi sanirim. tarif edemeyecegim icin yine o cok sevdigim fotografi koyayim buraya.

her zamanki gibi günesin tepenin ardinda kaybolmasiyla donmaya baslamamiz bir oldu ve tekrar yola düstük. göteborg'a dogru yol üzerinde ozan'in cok güzel 1 yilini gecirdigi trollhättan'a ugramak istiyordum. aslinda bir yengec olarak niyetim sadece ozan'in cok sevdigi bir yeri görüp ona bir kac resim götürmekti. sehrin/barajin o kadar güzel oldugunu bilseydim zaten direk programa alirmisim. ozan efendi sehirden bahsederken hic öyle heybetli kayalardan, vadilerden, yemyesil sulardan bahsetmemisti. barajin kapaklarinin acilip sularin vadiye hücum ettigi bir gün yine görmek isterim oralari.

trollhättan'a girince arabayla biraz turlayip bol kanalli bir sehir oldugunu idrak ettikten sonra arabayi sehir merkezine parkedip yiyecek bir seyler bulmak ve bu sehirde kalinir mi yoksa göteborg'a devam mi edilir diye bir fikir edinmek icin ana alisveris caddesine girdik. varisimiz gece 10'u buldugu icin sehirde in cin top atiyordu. ozan zaten o saatte yemek yiyecek yer sordugumuzda telefonda üstümüze gülmüstü ama bir allahin kulunu göremeyince ben yine de sasirdim. ilk gördügümüz otele, hotel bele'ye girip bir sansimizi deneyelim dedik. sonradan adinin ulrika oldugunu ögrendigimiz sevimli ev sahibesi bizi karsilayip güzel bir fiyattan sahane bir oda verdi, üstelik otelden yemek yemek icin cikip kös kös geri döndügümüzde bize elcagizlariyla sandvicler, caylar hazirlayip ikram etti. o kadar ac ve yorgunduk ki kadini sarilip öpebilirdik. ama kendimize mukayyet olduk, sadece cennete gitmesini garanti edecek kadar duva ettik kendisi icin. sabah kahvaltimizi da otelde ettikten sonra baraja gidip orada tahminimizden cok daha fazla zaman gecirdik. öglene dogru ancak göteborg yoluna cikmistik

göteborg hakikaten cok sevilecek kadar güzel ve kendine has bir sehirmis. yine de ben stockholm'ümü hic bir yere degismem ama olsun hihih. orayla ilgili aklimda bir sürü görüntü var ama pek olay yok. ku$lara ekmek atisim, upuzun merdivenleri cikisimiz, adamin birinin chalmers sokaginin önünden gectikten 30 saniye sonra bize o sokagin yerini sormasi ve bizim 40 yillik göteborg'lu gibi göstermemiz var ama hala akimda (:

göteborg'da yeterince vakit geciremeden (neye göre kime göre) dönüs yoluna ciktik. yola tam jönköping'e sampiyonlar ligi yari finaline yetisecek sekilde ciktik. sehre varinca arabayla $öyle bir dolasip ilk buldugumuz irish pub'a girdik. güzel bir yemek esliginde barcelona'nin inter'e 3-1 yenilmesini izleyip kös kös (bu benim) tekrar yola ciktik. gecenin bir vakti eve varip küt diye uyumusuzdur herhalde, ya ne olacagidi?

ertesi gün bir kez daha arabayi europcar'a, onur'un ucusunu küllere teslim edip sonraki birkac gün yine stockholm icinde takildik. sanirim. cünkü fotograflar burada bitiyor. ondan sonra sadece tarhana corbasi, biftek ve cipura görünüyor resimlerde. bu da 3 gün daha gecirdik demek oluyor ama o kisim icin biraz daha yardim almam lazim sanirim. ha benim hayatimdan cok memnun olarak uyudugum sinema filmi vardi mesela o arada. clash of the titans'i izlemeyin. hele 3 boyutlu, hic kasmayin.
..carsamba gunu hava kapaliydi, evde kaldik sanirim. persembe gunu cikip ogleyin yehova sahitlerinin brosurunu buldugumuz bankta gunes panellerini acip biraz sarj olduk. yeraltindaki kafede sen birseyler ictin, ben tatli yedim. orda buldugumuz dergi ustunden sen sizin su resimli mesimli oyun kartlarini falan anlattin bana. sonra cikip systembolaget bankasinda siraya girdik. (r: bu cumaydi) ikinci sinemaya gidisimiz carsamba aksami miydi acaba. cunku persembe degildi. hmmm.. 
hakkaten $u systembolaget macerasi ilgincti. isvec'te herhangi bir dükkandan alkollü icecek satin almak mümkün degil. alelade bir marketten alsan alsan düsük alkollü bira alirsin. bu adi gecen dükkanlar da oldukca kisitli saatlerde hizmet veriyor. haftaici 6-7'ye haftasonu öglene kadar vs. öyle gece yarisi tekele gider gibi cikip icki bulunamiyor yani sokaklarda. bu gittigimiz dükkan gördügüm diger market benzeri systembolagetler gibi de degildi. iceri girip bankalardaki gibi bir cihazdan sira numarasi alip dikiliyorsun. sira olayi mühim, zira bize sira gelmesine daha 60 kisi vardi ilk numara aldigimizda. beklerken vitrinlerden ve koca dergi boyutlarinda bir katalogdan satin almak istedigin ickilerin kod numarasina bakiyorsun. siran gelince de kuzu kuzu alip cikiyorsun. belki de dükkan gamla stan'in ortasinda oldugu ve cuma aksami insanlarin alkol satin alma orani fazla oldugu icin yarim saatten cok bekledik orada iki sise sarap alacagiz diye. bizim icin turistik bir olaydi ama her hafta cekilmez dogrusu. yoksa?

ikinci sthlm cikartmasinda ilk misafirin sonuna geldik, esen kalin!

7 Haziran 2010 Pazartesi

onur - stockholm

isvec'teki ilk hafta hemen hareketli basladi zaten ve su ana kadar da öyle gitti galiba. nadiren de olsa insanca seyahat etmek isteyip isvec'e germanwings ile uctuguma hala memnunum. ucakta da cok nadir olan bir sey oldu, yanima sohbeti ho$ birisi oturdu. alman, hatta bayernli dememek lazim inene kadar acayip güzel sohbet ettik. otobüs ile gidilebilecek ucuz ve uzun yolu degil arlanda express'i tercih ettigime de hala memnunum. nitekim haberim olmayan bir ögrenci indirimi varmis ve sevgili isve$liler biletimi degistirmeme seve seve yardimci olarak ülkeye adimimi attigim an yüzümü güldürdüler.

ilk günüm pazartesiydi, ben de misafir hazirligi olarak cali$tim.. ki misafirim geldiginde gezecek bol bol vaktimiz olsun. çok iyi de olmu$ çok güzel iyi olmu$ tamam mı? nitekim onur geldikten sonra yerimde oturdugum tek bir gün var, o da yine calismak zorunda olusumdan. nereleri gezdik, naptik filan fotograflara bakarak bir siralamaya calisayim. ha bu arada benim fotograf makinemi almanya'da unutmus olmam, onur'un da kendisininkini getirmemesi iyi mi oldu kötü mü emin degilim. kendi makinemin yanimda olmayisina bazen cok hayiflandim ama, olsaydi da japon turist havasina girip gördüklerimin bu kadar zevkini cikartamazdim belki. sonradan zigi sagolsun pesimden gönderdi makinemi de stockholm ve vaxholm'de güzel fotolar cekebildim. ama onlara daha sonra gelecegiz.

onur'la pazartesi (12.04) aksamüstü okulun kütüpanesinde ilk kez bulusup prof.m ile cene calarak sehir merkezine kadar gittik. ondan ayrildiktan sonra kisa bir tur atip $ikir $ikir bir mekanda bir seyler ictik diye hatirliyorum.
o: coook garip bir sey farkettim: stockholm, dortmund ve st. goar bulusmalarimizla ilgili olarak. ucunun de ortak noktasi biz ikimiz disinda bir kisinin daha hep orda olmasi. kim acaba? :)
r: ben prof. m ile yol masraflarini kiri$sam büyük kâra gecerim HA!
ondan önce ne yedigimizi hatirlamiyorum ama bak.. yemedim mi ya yoksa? yok canim?!
o: ilk yemek yedigimiz yer, sinemanin ordaki  garsonun turk ciktigi yerdi. sen bi sandvic yemistin sanki.
r: dogru, ben burger yemistim. bir de türk abi $ikir $ikir almancasiyla $a$irtmi$ti beni.
fotograflara bakilirsa ertesi gün onur otelindeki kiral dairesini birakip esyalarini getirip bana biraktiktan sonra belediye binasini ve gamla stan'i gezmisiz. belediye diyince de ne dandik duruyor, stadshuset diyim bari. en iyisi siz resme bakin. o günden en net parlamentonun oralarda dona dona benim sigara keyfimi bekledigimizi ve harita üzerinde ne nedir muhabbeti yaptigimizi hatirliyorum.

sonraki gün, carsamba da, skansen'i ve vasa'yi gezdik. skansen'de türlü heyvanatla icli disli olduk. zaten tüm seyahat boyunca böyleydi bu. skansen'in highlight'i sanirim elinde palamut $eysiyle ($u anda beynimin durmasindan mütevellit emin olmak icin "palamut agac miydi, balik miydi" diye sordum orta yere, babam uykusunda "ikisi de var" diye cevap verdi.) ko$arken önümüzde durup saniyelerce bize bakan, tam fotografini cekecekken firlayip toz olan sincapcikti. bir de bankta oturdugumuz yer. oralardaki sami köyünde onur'dan "hayat"in anlamini ögrendim. heyecanlanmayin hemen ya, balkon gibi, teras gibi biseymis heheh.

vasa'nin kendisi canim cigerim zaten (: bu arada artik ben de bir cok vasa vänner'den biriyim. yani vasa'nin bir arkadasiyim. yillik kartimi aldigim icin artik iceri elimi kolumu sallaya sallaya girmeme, hatta bir misafirimi indirimli getirmeme izin veriyorlar. ben de sizi seviyoruumm.. o gün onur icerde rehberle gezerken ben ozan'la basladigim resme devam ettim. sonra vasa'nin kafesi erken kapandigi icin mola verip bir seyler icmek icin disari ciktik fakat geri dönmedik. burdan kendisinden (vasa'dan) özür diliyorum. ki sonradan kendimi affettirmek icin 2 kere daha firsatim oldu zaten.

fotograflar beni yaniltmiyorsa (not enough memory) ertesi gün de sehrin biraz disindaki drottningholm sarayi'na gittik. yolculuk oldukca rahatti, sarayin cevresi de gayet güzeldi ama saray ziyarete kapaliydi. zaten $u birkac haftada isvec'te mayisa kadar hayatin baslamadigini iyice kavradim. ordan aklimda kalanlar yanli$ topa giri$im, gandalf asam, sarayin biraz gerisindeki kulenin dibine oturup müzik dinleyisimiz, o kulenin duvarindaki yazilar ve sarayin kirik camlari.

cuma benim calismam gerektigi icin onur öglene dogru armémuseum'a ve moderna museet'e gitti tek basina. fotograflara bakilirsa baya eglenmis. ilkinde vikinglerle ilgili pek düdük bir kac parca esyadan baska bir sey olmayisina sasirmis. müzenin orasina burasina denenmesi icin koyulan türlü türlü savas kiyafetini giyip defile yapmis. ikinci müzede fotograf cekmenin yasak oldugunu cikmaya dogru farketmesi de gayet isabet olmus. cikista da bir takim martilarla ahbaplik etmis.

bitti mi sandiniz? HA! HA!

prolog

en son nerde kaldigimizi bile unuttum ama bir yerden baslamak lazim canim. ortalikta yokken az zamanda cok ve büyük isler basardim. haa ne basardin diyecek olursaniz hic i$te: ekseriyetle gezme tozma, cok güzel yerler görüp, güzel seyler yiyip icme, güzel zaman gecirme. bundan iyisi de zor yani.

atip tutuyorum ama bir yandan da simdi bu yaziyi yazdigim yerin ege üniversitesi hastanesi kalp damar cerrahi bölümünün bir odasi olmasi da var. bir kac hafta önce babamin bir ba$dönmesi ve gögüs sikintisiyla baslayan maceramiz mutlu sona dogru gidiyor. önce anjiyo, sali günü de baybars derken manen zor olan kisim bitti, diger kisim basladi. o da bir is yaptigimizdan degil ama sürekli hareket halinde olup ayak islerini yoluna koymaya calismamizdan. baba al su ic. baba püsküüt yer misin? ana dis macununu unutmusuz. hem$irânim ate$? ta$ikardi ne demek? ben bulasik süngeri almaya gidiyorum. hem$irânim agri kesici? baba öksür bakalim. oo ho$geldiniz. baba x'in selami var. iyi iyi gayet iyi, dinleniyor simdi. esem-mat getir unutma. baba aci var mi aci? (yok o kadar e$$ek degiliz henüz, kovalar zaten adam) anlayacaginiz biz rahatladik ama babamin rahat etmesine daha biraz var. "ben bunun bu kadar zor olacagini bilseydim" olmazdim diye bir iddiasi var. aklinizda olsun, bi kere o sigarayi indir mesela.

son zamanlarin bundan öncesi daha tatli ama yazmayali o kadar zaman gecmis, arada o kadar cok sey olmus ki bir özet yapmaya kalksam bile paragraflarca yazarim. amaan sabaha kadar vaktim var yaa ister fasikül yazarim ister ansiklopedi, hele bir baslayayim bakalim. kaldigimiz yer almanya molasindan sonra isvec'e dönüsüm dersek tutar bence.